Dijitalleşme ile birlikte geleneksel medya üzerinden kitlelere ulaşmaya çalışan kurum/şirket yöneticileri ve siyasetçiler günümüze göre çok şanslıydı. Belki medyanın uyguladığı sansür ve kısıtlama nedeniyle bazı siyasiler bu alanda şans elde edemese de çoğunluk açısından bu durum bulunmaz bir nimetti.
Çünkü; söyledikleri her söz dile hakimiyeti iyi olan gazetecilerce dikkatli bir şekilde incelenir, kâğıda öyle dökülürdü. Yapılan söyleşilerde kazara sarf edilen hatalı sözcükler ya anında ya da tashih aşamasında farkına varılıp muhatabına düzelttirilirdi.
Gaziantep’te 30 yıla yaklaşan meslek hayatımda çokça iletişim kazasına denk geldim. Geçmişte, yukarıda da bahsettiğim gibi bir şekilde bu hatalar hedef kitleye ulaşmadan düzeltilirdi. Ancak, günümüzde bu şans kalmadı. Bunun bir nedeni dijital medya ise bir nedeni de kendince iletişim kurmakta beceri sahibi olmayan, yanı başında danışacağı kimse bulunmayan veya danışacağı kişilerin de danışmaya ihtiyaç duyacak kadar çapsız olmasındandır…
Hoş, çoğu bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan olan bazı şahsiyetler iletişim dünyasının piri sayılacak isimlerle çalışsalar bile dikkate almayacaklarından bir işe yaramayacaktır. Hayatlarında kimseye fikir danışmayacak kadar kendilerinden emin şahsiyetler o kadar çok ki defalarca kendilerini rezil edenlerle karşılaşıp duruyoruz.
Durumları vahim ama eskiden olduğu gibi karşılarında “gazeteci” bulunmadığı için gündemin su gibi akıp değiştiği günümüzde kısa sürede sarf ettikleri sözler unutulup gidiyor, ta ki başka bir pot kırana kadar!
Misal mi?
Örneğin Ramazan ayının başında iftar menüsü fiyatlarındaki abartı nedeniyle şehrin binlerce esnafının üye olduğu birliğin başkanı ciddi bir iletişim kazası yaşadı. “El yordamıyla iletişim ancak bu kadar olur” deyip geçtik ki şehirden çıkmış en büyük markalardan birinin patronu güya kamuoyunda yaptıkları işin önemi ve riskini anlatmaya çalışırken tuhaf bir hikâye ile gündeme geldi. Çikolatacı abinin sözlerini “şehir medyası” ballandıra ballandıra anlattı. Kimse “Hacı abi, 250 bin dolara Çin’de çikolata yatırımını bırak, kahke bile yapamazsın, bu hikâye uyduruk” demedi.
Son olarak Şehitkamil Belediye Başkanı “gözü doymaz” esnafa tepki amacıyla “Buckslava” diye bir marka ile baklava üretimine başladıklarını duyurdu. Eski partilileri adeta savaş açtı: Sen nasıl esnafın ekmeğiyle oynarsın! Yerel medyadan kimse belediye başkanına “Yahu arkadaş başka isim mi bulamadın?” demedi ama “Esnafın ekmeğiyle oynama” diyen eski partisinin önde gelen isimlerinin demeçleri üzerinden “büyük” esnafa destek olmayı da ihmal etmediler.
Yine yerel medya belediye başkanının açıklamasını olduğu gibi verdi ama eski partisinin zehir zemberek açıklamasını da ballandıra ballandıra manşetlere taşıdı. Kimse “İyi de abi siz kent lokantaları açan partisiniz. İstanbul, Ankara’daki halk da buradakiler kodaman mı? Vatandaş uygun fiyata kaliteli baklava yiyemez mi?” diye sormadı/soramadı. Çünkü hem baklavacılar hem de o parti sözcülerinden beklenti vardı. Hoş bu yaşıma kadar geldim belediye başkanının bahsettiği 5 büyük baklavacının bırakın bir gazeteye/televizyona reklam vermeyi, kimseye bedava bir dilim baklava bile ikram etmediğini iyi bilirim.
Bu arada belediyeler lokanta veya baklava dükkanı açmalı mı açmamalı mı o ayrı bir konu.
Buradaki sorun birini ballandıra ballandıra anlatırken, ötekisinde 3-5 zenginin ekmeğine dokununca yazmak veya aynı partili iken övüp başka partiye geçince sövmek!
Hasılı kelam işi özü şudur ki; kim hangi işi yapıyorsa liyakatli olması gerekir.
Nerede eski siyasiler, ağızlarından çıkan sözü tartarak söyleyen, adımlarını ona göre atan.
Nerede eski sanayiciler, nefes alıp verirken bile bin bir emekle ortaya koyduklarının karını-zararını hesap eden.
Nerede eski oda başkanları, sadece 3-5 üyeyi değil tüm şehri düşünen.
Nerede eski gazeteciler, sadece 3-5 kişiyi değil çarşıda pazarda karşılaşacakları okurlarından gelecek tepkiyi de dikkate alan!
Yok.
Kıtlığa mı girdik! Sanırım evet.
Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler uzmanı Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak’ın bugün dünyadaki savaş haline neden olan liderlere atfen hatırlattığı “Kaht-ı rical” kavramı bu kıtlık durumunu iyi açıklar.
Gerçi hoca bu eski Türkçe ifadeyi “Liyakatli adam kıtlığı” diye tabir etmiş ama sanki “adamsızlık” olarak çevirmek daha mantıklı.
Çünkü ortada ADAM kalmamış!